alcohol-ink-abstract-background.jpg

Ruhun Kökeni

 

 

Ruh’un Tanrı ile bağlantısı nedir? Ruh ne zaman insan olur? İnsan bedeni öldükten sonra nereye gider? Çok eski zamanların bilgeleri tarafından yazılan Tibet Ölüler Kitabı, bu soruları yanıtlamaya çalışan ilk belgedir.

 

Ölüler Kitabı

 

Ölüler Kitabı’na göre ruh 49 gün boyunca yeni bir beden bekler. Fizik ve matematik profesörü ve Kharkov Fizik ve Teknoloji Enstitüsü başkanı Igor Garin’e göre, bilim adamlarının bu kitaba olan ilgisi geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde önemli oranda arttı. 

 

Artan bu ilgiden sonra, ilk olarak Dr. Raymond Moody’nin çok satanlar arasına girmiş “Hayattan Sonra Yaşam” kitabında geçen “Ölüme Yakın Deneyimler” üzerine yapılan çalışmaların sonuçları açıklanmaya başlandı. Bu sonuçlar, ölümden sonra yaşanan sürecin yüzyıllar önce yazılan Ölüler Kitabı’nda çok doğru şekilde tasvir edildiğini kanıtladı. 

 

Beden yalnızca bir kabuktur. Ruh’un kökeni ve özü nedir?

 

Ölüler Kitabı’nı yazan Tibetli bilgelerin, ölümden sonraki süreç ile ilgili modern bilim tarafından henüz yeni kanıtlanabilmiş bu bilgileri nereden öğrendiğini tahmin etmek imkansız. Bazı günümüz bilim insanları, böylesine kapsamlı bir bilgi akışının kaynağının kişilerin beyninde yüzyıllardır toplanan hatıraların biriktiği yer olan alt korteks olduğuna inanıyor. 

 

Bilim insanlarına göre bu bilgiler bazen kendi kendine, bazen de psikanaliz veya hipnoz yardımı ile ortaya çıkar ve ruhunuzun daha önce nerede olduğunu hatırlamanıza izin verir. Bu nedenle yerini başka düşüncelerin arasında olsa da beyinde bulur. 

 

Ruh’un yeri

 

Ruh olmadan hayat olmaz, çünkü hayatın başlangıcından beri insanlar hayatta olmanın ne demek olduğunu sorgular. Mantıken, bu sorunun cevabı nefes’dir. Çünkü ölüler nefes almaz. İnsanlar bu düşünceden yola çıkarak insan ruhunu göğüs, karın ve kafa bölgesine, yani nefes alma ile ilgisi olan bölgelere yerleştirir. 

 

Hayat ile bağdaştırılan bir diğer şey ise kandır. Sonuçta kan, vücudun çalışmasını sağlayan en önemli şeylerden biridir. Bu nedenle eski Yahudiler, kanı ruhun taşıyıcısı olarak düşündüler. Yehova’nın Şahitleri de Yahudilerin bu görüşüne katılır. Öyle ki, kutsal kitap Leviticus’a “Çünkü her bedenin canı onun kanıdır” cümlesini eklediler. Bu mantık ile Yehova’nın Şahitleri, kişinin ruhunun başkasına aktarılacağını düşünerek kan nakline de karşı çıktılar.

 

Eskimolar ise, kafatasının hemen altında yer alan omuriliğe alınan darbenin ölüme sebep olduğunu görerek ruhu bu noktaya yerleştirdi. Eski Babilliler, sebebi bilinmese de insan kulağının en hayati organ olduğuna inanmaları sebebiyle ruhun bedendeki yerinin kulak olduğunu düşünmüşlerdi.

 

Günümüzde ise ruhun insan bedenindeki yeri ile ilgili bir inanç yoktur. Bu konuda en ilginç araştırmalardan biri, Almanya’nın Lübeck Üniversitesinin psikologları tarafından yapıldı. Psikologlar, yaşları 7 ila 17 arasında değişen bir grup çocuğa ruhun nerede olabileceğini sorduklarında çok farklı cevaplar aldılar. 

 

Grubun yaşça büyük çocukları, alınlarından dizlerine kadar bir bölgeyi işaret ederek “her yerde” cevabını verdi. Ortanca yaşta olan çocuklar kafa bölgelerini işaret ederken, en küçükler kalplerinin biraz solunda bir noktayı işaret ederek ruhun orada olduğunu söyledi. Çoğunluğun dışında kalan birkaç çocuk ise karın bölgesinde yer alan solar plexus çakrasını, birkaçı ise gözleri işaret etti.

 

Ruh’un yeri kalp midir? 

 

İnsan vücudunda her şeyin başı kalp midir? Peki ruh kalbin içinde midir? Olabilir. Bilim adamları son yıllarda yaptıkları araştırmalardan ruhun kalbin içinde olduğuna işaret eden şok edici sonuçlar elde etti. 

 

Bu araştırma örneklerinden biri Detroit’de bulunan Sinai Hastanesinin psikiyatrlarından biri olan Paul Pearsell’in kalp nakli hastaları ile yaptığı bir çalışmadır. Pearsell, 140 nakil hastası ile röportaj yapmış ve bulgularını “Kalp’in Kodu” isimli bir kitap ile yayınladı. Pearsell, bu araştırmasında ruhun tüm detayları ile birlikte beyinde değil kalpte olduğu kanısına vardı. 

 

Pearsell’e göre kalp, içinde bir kişilik programı barındıan ve beynin aktivitesini kontrol eden bir organdır. Duygular, düşünceler, korkular ve hayaller bu kan motorunda yer alan hücrelere kodlanmıştır. Hücresel hafıza gibi hareket eden kalp hücreleri, ruhun kaydını taşıdıkları için bir başkasına nakil edildiğinde ruhun bir kısmını da beraberinde götürür. 

 

Bu yönde kanıt gösterilebilecek başka bir örnekler ise bir kalp nakli vakalarıdır. 

 

Vakadalardan birinde, bir tren kazasında beyin ölümü gerçekleşen 19 yaşındaki bir genç kızın kalbi, 41 yaşındaki bir adama nakledilmiştir. Nakilden sonra adamın kişiliğinde belirli değişiklikler gözlemlenmiştir. Adam, ameliyattan önceki halinin aksine çabucak sinirlenen, hızlı hareket eden ve hayata kinayeli bir ilgi duyan birine dönüşmüştür. 

 

Başka bir vakada ise 35 yaşındaki bir kadına, 24 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin kalbi nakledilmiştir. Önceleri soğuk ve utangaç olan kadın tutkulu bir aşığa dönüşmüştü. Değişim o kadar büyüktü ki, kadının kocası onun doyumsuz arzularından bıkarak “tam bir fahişeye dönüşmek” ile suçlamıştır. Çift, daha sonra kalbi alınan üniversite öğencisinin fahişelik yaparak para kazandığını öğrenmiştir.

 

Peki ya böbrekler?

 

Son zamanlarda Princeton Üniversitesinde gerçekleşen bir vakada, ruhun yerinin kalp olduğuna dair bulgulara karşı gelen bir sonuç elde edilmiştir. Sonçlar, ruhun yerinin kalp değil de böbrekler olabileceğine işaret etmiştir.

 

Vakada, 60 yaşındaki bir adamdan alınan böbrek 37 yaşındaki bir kadına nakledilmiş, ve nakilden sonra kadının karakterinde büyük değişimler gözlemlenmiştir. Kadının oğlu, bu değişimi “Önceleri kibar ve sevecen biriydi. Şimdi sadece bir cadı.” diyerek tarif etmiştir. 

 

Kadın, önemsiz şeylerden rahatsız olan sinirli bir yapıya bürünmüş, hiç huyu olmamasına rağmen restoranda az pişmiş bir biftek yüzünden kavga çıkarmış, ameliyat öncesinde çok sevdiği aşk romanları yerine klasik kitapları okumaya başlamıştı.

 

Saatleri durduran ruhlar

 

Son zamanlarda, oldukça ciddi bilim adamları “ölüm çalışmaları” anlamına gelen tanatoloji alanına yönelmiştir. California Üniversitesi'nden Profesör Charles Tart ve fizikçi Robert Monroe bu konuda çalışmalar yürüten önemli bilim adamlarından sadece ikisidir.

 

Tanatoloji alanı, fiziksel ölüm gerçekleştikten sonra bilincin bir kısmının korunduğu varsayımını desteklemekte ve bunun nasıl gerçekleştiğini araştırmaktadır. Bir anlamda ruhun “taşıyıcıları” olup olmadığını, ruhun içeriğinde yer alan ve ölümden sonra yok olmayan bazı parçacıkların nereye gittiğini öğrenmeye çalışır. 

 

Bu alanda kullanılan en yaygın yöntemlerden biri, akrabalarının ölümünün ertesi günü bu akrabalarının ruhları ile iletişime geçtiğini idda eden kişilerin yaşadıkları deneyimleri incelemektir. 

 

Bu yöntemi kullanarak bulunan en ilginç bulgulardan biri, kişilerin ölüme yakın hallerini narkotik halüsinasyonlara benzeten Dr. Melvin Morse tarafından bulunmuştur. Dr. Morse, çalışma yürüttüğü kişilerin %25’inin kol saatlerinin durduğunu veya yavaşladığını gözlemlemiştir. 

 

Saatlerdeki bu tuhaflık, ruhun etrafında manyetik bir güç alanı yarattığına dair iddalara temel oluşturmuştur. Bilim adamları bu hipotezi test etmek için ölmek üzere olan hastaların odalarına kayıt cihazları ve osiloskoplar yerleştirdiğinde bu cihazlar, kişinin son nefesini vermeden bir veya iki saniye önce enerji patalamaları gerçekleştiğini kaydetmiştir. Bu patlamalar, ölen kişilerin çevresindeki elektromanyetik alanın parametrelerini değiştiren güçlü dalgalar olarak kaydedilmiştir. 

 

Ruh kendini hissettirir mi?

 

Ölümden sonra diğer tarafa geçen şeyin elle tutulur bir kanıtı henüz kesin olarak bulunamamıştır. 1915’te, ruh denen o bilinmeyen şeyin ağırlığını belirlemeye çalışan Amerikalı doktor McDougall, yaptığı bir deney ile bir kişinin ölürken ağırlığındaki değişimi yakalama teşebbüsünde bulunmuştur. Deneyde yapılan ölçümler, ruhun 22.4 gram ağırlığında olabileceğini göstermiştir. 

 

Fakat, bu konuda daha doğru ölçüm aletleri kullanan modern araştırmacılar farklı sonuçlar elde etmiştir. Örneğin, Litvanya Bilimler Akademisi Yarı İletkenler Enstitüsü'nden Doğa Bilimleri Doktoru Eugenius Kugis, ölüm anında bir kişinin 3 ila 7 gram kaybettiğini ölçerek ruhun ağırlığının bu aralıkta olduğu sonucuna varmıştır. New York Üniversitesi'nden araştırmacı Lyall Watson ise, ölüm anında 2,5 ila 6,5 gram arasında bir hafifleme kaydederek ruhun ağırlığının bu olduğunu iddia etmiştir. 

 

İsviçreli bilim adamları tarafından yapılan bir deneyde, uyku sırasında da benzer bir hafifleme olduğu kaydedilmiştir. Deneye katılan 23 gönüllü ultra hassas yataklarda uykuya dalmış ve katılanlardan biri uyanıklık ve uyku arasındaki sınırı geçer geçmez 4 ila 6 gram arası bir kilo kaybı yaşamıştır. 

 

Doğru şekilde ölmek

 

Ölüm üzerine adeta bir ders kitabı sayılabilecek Tibet Ölüler Kitabı, milattan sonra 8 yüzyılda keşfedilmiştir. Fakat araştırmacılar, ktabın yazarı olan efsanevi guru Padmasambhava’nın daha eski kaynakları kullandığını keşfetmişlerdir. Bu kitap, tabiri yerinde ise insanlara “doğru şekile” ölmeyi öğretmekte ve ruhu bu geçiş için hazırlamaktadır. 

 

Tibet Ölüler Kitabı’na göre ruh, ölümden sonra ruh her şeyi görür ve her şeyin farkındadır, ancak başına gelenleri başkalarına iletemez. Akrabalarını ve tanıdıklarını daha önce gördüğü gibi görür. Hatta feryatlarını bile duyar. Vücudunu yandan gözlemleyebilir. Yemeğin bir kısmının kendisine ayrıldığını, vücudunun giysilerden kurtulduğunu, yatağının yanındaki yerin süpürüldüğünü görebilir.

 

Sonra ruh, korku hissetmeden neşe ile ışık varlıkları ile buluşur. Buluşmadan sonra ölen kişi, hayatındaki eylemlerini gördüğü bir tür aynaya bakar. Bu anda ruh, geçmişteki dünyevi varlığının gerçek amacını anlamaya başlar. Daha sonra yargı süreci başlar ve ruh her şeyi unutturan yeni bir doğum tecrübesi için 49 gün boyunca bekler. 49 gün sonunda kıtalar, mekanlar ve aileler ruhun önüne serilir ve ruh kendisi için en uygun yerde yeniden doğar.

 

Tanrı, ruhları programlayan bir yazılımcı mı?

 

Bir teoriye göre, ruh sadece kişiliğimiz hakkında bir tür ortama kaydedilen bilgiler kümesidir. Nasıl yani?!

 

Günümüz bilim adamları, bilginin temel parçacıklar ile depolanıp taşındığı kuantum bilgisayarları ile çalışıyorlar. Bilgi işlem sisteminin kapasitesinin ve hızını gelecekte süper düzeye çıkarmak için bu bilgisayarları geliştiriyorlar. Şimdiki hali ile bile çok küçük bir hacime çok büyük bir bilgi akışı sığdırmak mümkün durumda.

 

MIT bilim adamlarından olan Seth Lloyd’a göre, en güçlü cihaz evrendeki tüm parçacıkları içerecek bir cihaz olacak. Bilim adamlarına göre, proton, nötron ve elektron gibi temel elementlerin mantıksal işlem büyüklüğü 10 üzeri 90 derece. Eğer bu parçacıklar evrenin yaratılış anı olan büyük patlamadan beri aktif olsalardı, çoktan 10 üzeri 120 büyüklüğünde bir mantıksal işlem hacmine ulaşacaklardı. Bu sayı, bilim adamları için bile hayali kurulamayacak kadar büyük.

 

Daha iyi anlamak için bir karşılaştırma yapalım. Şimdiye kadar var olan tüm bilgisayarlar çalıştıkları süre boyunca 10 üzeri 30 derecelik işlem hacmi üretti. Aynı zamanda, bir kişi hakkında tüm bilgiler yaklaık 10 üzeri 25 derecelik bir hacimde depolanabiliyor. Tüm bunları düşünen Lloyd bir gün “Ya tüm evren zaten birinin bilgisayarı ise?” sorusunu sordu. Bu teoriye göre insanlar dahil evrendeki her şey bu dev bilgisayarın işlemsel süreçlerinin bir parçası. Bu, aynı zamanda böyle bir bilgisayarı programlayan bir yazılımcı olduğu anlamına da geliyor. 

 

Lloyd’un bilgisayar benzetmesinden ilerleyecek olursak, ruhun bir kişinin karakteri ile değil, evrensel bir program ile yaratıldığınıu söyleyebiliriz. Bu özel program, kişinin yaşamı ile kendi kendine öğrenebilir ve gelişebilir. Kişiye nasıl yüklendiğini veya kişi öldükten sonra nereye gittiğini ise bilmek mümkün değil. Kişi bedeninden ayrılırken arkasında bıraktığı izler farkedilmiş olsa da, ruh bilgisinin tamamını içeren bir veri seti veya bu verinin aktarım yöntemi henüz keşfedilmedi. 

 

Fakat, bir kişiye ruh programı yerleştirmek için çok fazla alana ihtiyaç olmadığını söyleyebiliriz. Bunun için bir kromozom yeterli olmaktadır. Belki de ruh bilgisinin veri deposu kromozomların olduğu bir yerlerdedir? Ve eğer evren büyük bir bilgisar gibiyse o zaman hepimizin sonsuza kadar onun veri deposunda kayıtlı olduğunu da söyleyebiliriz. Belki de ölüm anında ruh, bir e-postanın yeni bir adrese gönderilmesi gibi yeni bir bedene geri gönderiliyor. 

 

Ölümden sonra yaratıcı ile tekrar buluşma düşüncesinin hayatı daha da kolaylaştırdığı doğrudur. Fakat burada asıl mesele, ruhun ölümsüzlüğüne ve yaşamın tekrarına olan inancın kişilere mevcut hayatını değiştirme veya tekrar etme umudu vermesidir.

Derleyen & Çeviren

Mehmet Levent Ünal, Zeynep Geylan

İlk Yayım Tarihi: 10.09.2022

UYARI: işbu blog içerisinde yer alan bilgi ve uygulama teknikleri tedavi amacı taşımamaktadır. Söz konusu bilgiler bu tekniği öğrenmek için eğitime katılan katılımcıyı bilgilendirmek amaçlı olup sağlık hizmeti niteliğinde değildir.Verilen bilgiler hiçbir şekilde tanı ve tedavi amaçlı kullanılmamalıdır. Tanı ve tedavi mutlaka doktor tarafından yapılması gereken ciddi bir işlemdir.

Her türlü hastalık ve benzeri tedavi gerektiren sorunlarınız için dokturunuza danışınız.