Kozmik Enerji’nin Kaynağı Nerede?
Öyleyse, Kozmik Enerji tam olarak nedir?
Bu frekanslar, yani kanallar nereden gelmiştir?
Bütün bu süreç nasıl işler?
Muhtemelen onun kökenine dair pek çok ilginç teori duymuşsundur; uzaylılardan, yüce güçlerden, hatta gizli servislerin çalışmalarına kadar uzanan anlatılar… Gelin, bunu birlikte anlamaya çalışalım.
Gerçek şu ki, nesnelerin ve tüm canlıların etrafındaki enerjiyi, yani ışımayı görebilme yetisi, çok eski zamanlardan beri yaratıcı insanlarda ortaya çıkmıştır. Bu durum günümüzde de nadiren, kendiyle uyum içinde yaşayan ya da güçlü bir psikolojik sıçrama yaşayan bireylerde gözlemlenebilir ve zamanla bilinçli olarak çağrılabilen bir yetiye dönüşebilir. Enerjiyi ilk gören insanlar, kendi ruhlarıyla bağlantı kurabilen, bilen kişiler olarak “şaman” adını almıştır.
Bu kişiler, insanın enerji alanında hastalık sırasında ve iyileşme sürecinde oluşan değişimleri gözlemleyerek, hastalık öncesinde alanın nasıl “parladığını” fark etmiş ve bu süreci yeniden üretmeyi başarmıştır. Böylece, örneğin bir siğilin nasıl iyileştirileceğine dair ilk bilgi ortaya çıkmıştır.
Ancak şaman için zaman gelip de dünyadan ayrılma vakti yaklaştığında, bu bilgiyi nasıl aktaracağı sorunu doğmuştur. Çünkü kimse onun gördüğünü görmüyor, onun anladığını anlamıyordu. Bunun üzerine, şaman şifa frekansını öğrencisinin (çoğu zaman çocuğunun ya da torununun) enerji alanına “yazmış” ve bu frekansı etkinleştirmek için bir parola belirlemiştir. Örneğin, “otlar, kaç siğil” gibi bir söz, ilk majiformülünü oluşturmuştur. Bu sözün nasıl kullanılacağını anlatarak ilk “ritüel” ortaya çıkmış, böylece süreci anlamayan bir kişi bile titreşimleri yönetebilir ve başkalarını iyileştirebilir hale gelmiştir.
Bu kişi, içinde taşıdığı bilginin mahiyetini bilmeden onu barındıran bir “taşıyıcıya” dönüşmüştür. Zamanı geldiğinde o da bu bilgiyi ritüeller ve öğretmeninden aldığı yönlendirmeler aracılığıyla bir başkasına aktarmıştır. Bazen ise bilgi aktarılamadan kaybolmuş ya da “soya aktarım” yoluyla, farkında olmayan nesiller boyunca taşınmıştır. Ta ki bir gün, o soyda yeniden açık ve duyarlı bir birey ortaya çıkıp bu frekansları fark edene ve yeniden aktarmaya başlayana kadar.
Gerçek anlamda görebilen bir usta için ritüele ihtiyaç yoktur; o, niyet, irade ve bilinç yoluyla çalışır. Böylece, dünyanın farklı bölgelerinde, farklı kabilelerde bu bilgi birikmeye başlamış; binlerce yıl boyunca gelişerek kadim öğretilere ve soy bilgisine dönüşmüştür. Ancak bu süreçte birçok kişi ritüellere kendi yorumlarını eklemiş, hatta bu bilgiyi bencilce kullanmıştır.
Zamanla, insanı iyileştiren yöntemlerin yanı sıra, zarar vermeye yönelik uygulamalar da ortaya çıkmıştır; günümüzde buna “kara büyü” denir. Kimi insanlar şifa vermeyi öğrenirken, kimileri başarı, güç ya da kontrol elde etmeye yönelmiştir. Böylece belirli sonuçlar elde etmeye yönelik sayısız farklı ritüel ve uygulama ortaya çıkmıştır.
İşte bu dağınık bilgi birikimi, sonunda Vladimir Aleksandroviç Petrov’a ulaşmıştır. Nasıl ki Mendeleyev kimyayı düzenleyerek periyodik tabloyu oluşturmuşsa, Petrovda bu bilgileri sistemleştirerek “Kozmik Enerji” adı verilen bütüncül yapıyı kurmuştur. Bu sistem, özünde düzenlenmiş ve geliştirilmiş ritüeller bütünüdür.
Bu uygulamalar sayesinde, herhangi bir insan, pratik yaparak titreşen ve ışıldayan enerji akımlarını algılamaya başlayabilir. Petrov’un yaptığı şey, insanlığın henüz tam olarak kavrayamadığı bir dönüşümün temelini atmaktır; bunun geniş kitleler tarafından anlaşılması ve kabul edilmesi zaman alacaktır.
Bu sistemi düzenli olarak uygulayan herkes, kendi deneyimiyle enerji akımlarının ve alanlarının varlığını fark edebilir. Ancak bu sistemin özü yalnızca şifa ya da “maji” değildir. Asıl amaç, insanın evrenle olan enerji etkileşimini anlaması ve kozmik yasaları kendi gözlemleriyle kavramasıdır.
Elbette bu yalnızca bir anlatıdır, fakat anlaşılması daha kolay ve gerçeğe daha yakın bir anlatıdır. Kozmik Enerji operatörleriyle ilgili önemli bir gerçek şudur: onlar doğuştan özel yeteneklere sahip varlıklar değildir. Onlar sıradan insanlardır. Ancak oldukça zorlu ve riskli bir yolda ilerlerler; çünkü bu alan henüz çok yenidir.
Bu güç, insanın hem iyi hem de kötü yönlerini büyütür veherkes kendi gölgesiyle yüzleşmeye hazır değildir. Oysa kişi, kendine karşı dürüstlük ve cesaret gösterebilirse, kendi varlığının katmanlarını adım adım keşfeder. Aksi halde, bu güç insanı kozmik yasalar karşısında savurabilir.
Şimdi tekrar ilk “gören” insanlara dönelim. İnsan, çevresindeki nesnelerin ve özellikle canlı varlıkların etrafındaki ışımayı fark etmeye başlamıştır. Bu ışık, adeta bir alev gibi canlı ve renkliydi. Onu dikkatle gözlemleyen kişi, bir anda bir aydınlanma yaşayabilir; bu ışığın ne olduğunu anlar. Bu bilginin nereden geldiği bilinmez, ama kişi onu kesin bir şekilde “bilir”.
Birçok Kozmik Enerji operatörünün deneyimlediği gibi, bu an bir fark ediştir: “Biliyorum.” Nereden bildiğini bilmez, ama bilirsin. Bu noktada anlaşılır ki ışık, enerji ve bilgi aslında aynı şeydir. Daha doğrusu, bu ışık, bilginin biçimlendirdiği ilk özdür ve enerji, bilgi olmadan var olamaz.
Bilginin evrenin merkezinden geldiğini söyleyemem; çünkü bu düzeye henüz ulaşmadım. Ancak şunu kesin olarak söyleyebilirim: herhangi bir nesnenin etrafındaki ışık, o nesneye dair bilgiyi ve onun diğer her şeyle olan ilişkisini içerir. Bu bilgi, kişinin algı kapasitesine bağlı olarak oldukça kapsamlıdır.
Nasıl ki insanın enerji alanında onunla ilgili tüm bilgiler kayıtlıysa, aynı şekilde dünyanın enerji alanında da insanlığa dair tüm bilgiler mevcuttur. Bu düzeye ulaşmak ve insanlığın genel alanından bilgi okumak, ilk kozmik frekansların ortaya çıkışına zemin hazırlamış olabilir.
Bilinmeyeni deneyimlemek risklidir; çünkü neyle karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Bu nedenle, yeni bilgi uğruna yapılan pek çok deney, insanların hayatına mal olmuştur.
Bilgi, sanki holografik bir kart sistemi gibi çalışır. Elinizde bu kartın küçük bir parçası bile olsa, bütünün tamamını görürsünüz; ancak daha az netlikte. Kartın tamamına sahipseniz, görüntü de eksiksiz ve berrak olur.
Bu durumda önemli olan, bilginin nereden geldiği değil, ona erişim sağlayabilmektir. Her insanın içinde bu bilgiye ulaşabileceği bir kapı vardır; ancak insanların büyük çoğunluğu bilinçli olarak bu kapıyı kapatır.
Elbette insan düzenli olarak çalışırsa, belirli bir süre sonra enerji akışını hissetmeye başlayabilir. Ancak bu akışın niteliği ve sürekliliği, içsel diyalog, düşünceler ve duygular tarafından sürekli değişime uğrar. Bu nedenle, enerji alanlarının engin okyanusunda, yönsüz bir yaprak gibi savrulmak mümkündür.
Bu noktada bir “çapa”ya ihtiyaç vardır. Kozmik Enerji işte bu çapayı sunar.
Bugün için Kozmik Enerji, enerji-bilgi süreçlerini anlamak adına en kapsamlı “alfabe”dir. İnsan, bu sistem aracılığıyla kendi ruhsal doğasını keşfetmeye başlayabilir. Frekanslarla çalışıldıkça hem enerji yapısı iyileşir hem de bilinçaltının sinyalleri daha net algılanır.
Bu süreç, enerji algısının açılmasına ve insanın uyum içinde gelişmesine olanak tanır. Ve bu gelişimin bir sonu yoktur; her son, aslında yeni bir başlangıcın kapısını aralar.
