Sözler Düşünceler Duygular
Her şeyden önce, “konuşmak” kelimesini “hissetmek” kelimesiyle değiştirelim. Çünkü bu kavram çok daha derin, daha kapsayıcı ve daha doğrudur. Birbirimizle konuşmaya çalıştığımız anda, kelimelerin sınırlılığına mahkum oluruz.
Duygular, ruhun dilidir. Eğer herhangi bir şey hakkında sizin için neyin doğru olduğunu bilmek istiyorsanız, o şey hakkında ne hissettiğinize dikkat edin. Bazen duyguları fark etmek zordur, çoğu zaman ise onları kabul etmek daha da zordur. Ancak en derin duygularımızda en yüksek hakikat saklıdır.Asıl mesele, o duygulara ulaşabilmektir.
Bizler aynı zamanda düşünceler aracılığıyla da iletişim kurarız. Düşünceler ve duygular aynı şey değildir; her ne kadar çoğu zaman eşzamanlı ortaya çıksalar da. Düşüncelerle iletişim kurarken sıklıkla imgelerden ve zihinsel tasvirlerden yararlanırız. Bu nedenle düşünceler, çoğu zaman kelimelerden daha etkilidir.
Duyguların ve düşüncelerin yanı sıra, iletişimin en güçlü araçlarından biri de deneyimdir.
Ve nihayet, duygular, düşünceler ve deneyim yetersiz kaldığında, kelimelere başvururuz. Oysa kelimeler, iletişimin en zayıf aracıdır. Yanlış anlaşılmaya en açık olanlar onlardır ve çoğu zaman da yanlış anlaşılırlar. Neden böyledir?
Çünkü kelimelerin doğası böyledir. Aslında kelimeler yalnızca seslerdir; duyguları, düşünceleri ve algıları ifade etmeye çalışan işaretlerdir. Onlar sadece semboldür. Birer göstergedir. Birer işarettir. Ama hakikatin kendisi değildirler. Gerçek olanın kendisi değillerdir.
Kelimeler bir şeyi anlamaya yardımcı olabilir. Deneyim ise onu bilmemizi sağlar. Ancak deneyimlenemeyen şeyler de vardır. İşte bu noktada, duygular ve düşünceler devreye girer.Bütün ironiler içinde en büyüğü ise şudur: İnsanlar kelimelere büyük bir değer atfederken, deneyime son derece az önem verirler.
İnsanlar deneyimi o kadar az önemser ki, kendilerine ulaşan bilgi, daha önce öğrendikleriyle çeliştiğinde, deneyimi reddeder ve kelimelere sarılırlar. Oysa olması gereken bunun tam tersidir. Herhangi bir şeyle ilgili deneyim ve ona dair hislerimiz, o şey hakkında sezgisel olarak bildiklerimizi yansıtır. Kelimeler ise yalnızca bu bilgiyi sembolleştirmeye çalışır ve çoğu zaman onu çarpıtır.
Ancak her duygu, her düşünce, her deneyim ve her söz hakikat değildir. Pek çok söz bilgisizlikten ve cehaletten doğmuştur. Pek çok düşünce ve duygu öfke, korku, kaygı ve şüpheden beslenmiştir. Ve pek çok deneyim de bunların sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Asıl sorun, ayırt edebilmektir. Oysa ayırt etmek aslında zor değildir. En acemi bir öğrenci bile, kendi içinde en yüce olanı, en saf olanı, en büyük olanı fark edebilir ve kabul edebilir.
En Yüce Düşünce, neşe taşıyan düşüncedir.
En Açık Sözler, hakikati dile getiren sözlerdir.
En Büyük Duygu ise, sevgi dediğiniz duygudur.
Neşe. Hakikat. Sevgi.
Bu üçü birbirinin yerine geçebilir; biri her zaman diğerine götürür. Hangi sırayla ele alındıkları önemli değildir. Bu ölçütleri kullanarak, neyin hakikat olduğunu ve neyin başka kaynaklardan geldiğini ayırt etmek kolaylaşır.
Birçok söz fark edilmeden geçip gider. Bazıları gerçek olamayacak kadar iyi göründüğü için, bazıları uygulanamayacak kadar karmaşık bulunduğu için, bazıları ise yanlış yorumlandığı için göz ardı edilir. Ama çoğu, basitçe kabul edilmediği için yok sayılır.
Bu nedenle, kelimelerin en güçlü dayanağı deneyimdir; ancak birçok insan bunu bile görmezden gelmeyi başarır. Eğer her konuda haklı olduğunu düşünüyorsan, gelişmeye neden ihtiyaç duyasın? Git ve bildiklerine göre hareket et. Zaten insanlık tarihinin başından beri pek çok insan bunu yapmaktadır. Ve bak, o “pek çok insanın” bugün bulunduğu hal nedir.
Açıktır ki bir şeyler eksiktir. Aynı şekilde açıktır ki, anlamadıkları bir şey vardır. Anladıkları şeyler onlara doğru gibi görünür, çünkü “doğru”yu kendi kabulleriyle tanımlarlar. Kaçırdıkları şeyleri ise “yanlış” olarak nitelendirirler.
Geriye tek bir yol kalır:
“Ya doğru olmadığını düşündüğüm her şey aslında doğruysa?” diye sormak.
Bunu her büyük bilim insanı bilir. Bir bilim insanının yaptığı bir şey işe yaramadığında, tüm varsayımlarını bir kenara bırakır ve yeniden başlar. Büyük keşiflerin tamamı, yanılıyor olma cesaretiyle mümkün olmuştur. Burada gereken de tam olarak budur.
Sen, zaten bildiğini iddia etmeyi bırakmadıkça, hiç kimse sana hakikati anlatamaz.
Duygularını dinle. En yüce düşüncelerine kulak ver. Deneyimlerine dikkat et. Eğer bunlardan herhangi biri, sana öğretilenlerle ya da kitaplardan öğrendiklerinle çelişiyorsa, kelimeleri bir kenara bırak. Çünkü kelimeler, hakikatin en güvenilmez taşıyıcısıdır.
İnsan için tartışmasız tek kanıt, kendi deneyimidir. Ancak sen bir şeyi bizzat deneyimlemiş olsan bile, yine de birileri bunun şeytandan geldiğini, hayal ürünü olduğunu ya da hakikat olmadığını söyleyecektir. Hatta kendini yüce bir varlık olarak ortaya koysan, göğün ve yerin hakimi olduğunu ilan etsen ve bunu kanıtlamak için dağları yerinden oynatsan bile, yine de inanmayanlar olacaktır.
Çünkü hakikatin, kelimelerle tam anlamıyla ifade edilebilecek bir biçimi yoktur.
İnsanlar hakikatin, gördükleri şey olduğuna inanır; oysa hakikat çoğu zaman görünmeyendedir. Bu yüzden hakikat hangi biçimde ortaya konursa konsun, kişi onu kendi deneyimiyle temas etmeden asla kesin olarak kabul etmez.
Bu dünyadaki her şey enerjidir. Onu olduğu haliyle algılayabilmek, şeylerin özüne dokunmaktır. Ve deneyimin bu algıyla birleşmediği sürece, hakikati kelimelere dökmeye çalışmak boşuna bir çabadır.
