Homeostaz (İç Denge), Tepkisizlik ve Kozmik Enerji Teknolojileri
20. yüzyılın ilk yarısında Walter Cannon, organizmanın temel içsel parametrelerinin sürekliliğini korumaktan sorumlu bütüncül ve kendi kendini sürdüren sistemi tanımlamak üzere “homeostaz” kavramını ortaya koydu. Modern tıpta organizmanın homeostazı, onun çok katmanlı yapısını açığa çıkaran bir şema halinde ele alınmaktadır. Bilimin kuşkusuz önemli başarılarından biri olan bu şema, düzeyler arasındaki geçişlerin temel yasalarını oldukça açık biçimde tarif ederken, organizmanın temel işlevsel alt sistemlerinin durumlarını da anlamlı biçimde ortaya koymaktadır.
Genel anlamda P.K. Anohin tarafından geliştirilen işlevsel sistemler teorisi, kendi kendini organize eden ve düzenleyen yapılarla ilgilenir; dolayısıyla insan organizmasını da kapsar. İnsanın yapısal işleyiş özelliklerinin anlaşılmasının, her şeyden önce geleneksel yöntemlerle teşhis ve tedaviyle uğraşan hekimler açısından gerekli olduğu açıktır. Bununla birlikte, insan organizmasına yönelik işlevsel-sistem yaklaşımının tartışılmaz değerine rağmen, bu makalede daha çok homeostazın genel ilkeleri ve Kozmik Enerjititreşimlerinin insan üzerindeki etkisi üzerinde, özellikle de onun enerji-bilgi dengesinin korunması bağlamında duracağım. Burada, insan organizmasının kararlılığı sorununa ilişkin geleneksel enerji ve bilgi yaklaşımlarını bilinçli olarak tek bir bütün halinde birleştiriyorum; çünkü böylesi bir sentezin son derece verimli olduğuna derinden inanıyorum.
İnsan organizması, aslında diğer bütün canlı varlıklar gibi, sürekli olarak iç ve dış çevre faktörlerinin etkisi altındadır. Canlı organizma bu etkilere çeşitli şekillerde tepki vererek kendi işlevsel alt sistemlerinin göreli dinamik sürekliliğini korumaya çalışır. Bu durumda, yaşamsal öneme sahip homeostaza ulaşmaya yönelik belirli bir amaçlı faaliyetten söz etmek tamamen mümkündür. Bununla birlikte, dinamik dengenin korunmasının yalnızca bir süreç olarak değerlendirilmesi gerektiği de açıktır; yani işlevsel parametrelerin zaman içindeki değişimi olarak… Bu nedenle “homeostaz” terimini kullanırken yalnızca bir durumun değişmezliğini değil, aynı zamanda onun göreliliğini ve zaman içinde değişebilir oluşunu da kastediyorum.
İnsan, sert kutup koşullarında ya da tropik bölgelerde yaşayabilir ve buna rağmen beden sıcaklığını çok dar sınırlar içinde korumayı sürdürebilir. Aynı ilke, örneğin kanın bileşimi ya da arteriyel tansiyon düzeyi gibi insan organizmasına ait birçok başka “sabit” için de geçerlidir.
Modern tıbbi ve biyolojik araştırmalar açık biçimde ortaya koymaktadır ki, normal durumda yani sağlıklı halde homeostaz aralığı her zaman hastalık durumundakinden daha dardır. Gerçekten de sağlıklı bir insanın beden sıcaklığı 36°C ile 37°C arasında dar bir aralıkta dalgalanır. Ancak normdan sapma söz konusu olduğunda, örneğin bazı hastalıklarda, beden sıcaklığı çok daha büyük ölçüde yükselebilir ya da düşebilir. Başka bir ifadeyle, organizmanın olağanüstü koşullarda çalıştığı durumlarda sıcaklık parametresine ilişkin homeostaz aralığı belirgin biçimde genişler. Benzer durumlar, organizmanın diğer birçok parametresinde de gözlemlenir.
Şunu da belirtmek gerekir ki, normal homeostaz aralığının sınırları dışında uzun süre kalmak çoğu zaman insanın hastalanmasına, hatta ölümüne yol açar. Bu durum açık biçimde şöyle örneklendirilebilir: Uzun süre soğukta ya da aşırı sıcak koşullarda kalmak, neredeyse kaçınılmaz biçimde organizmanın aşırı soğumasına veya aşırı ısınmasına neden olur; bunun sonucunda da soğuk algınlığı ya da sıcak çarpması gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkar.
Peki insan organizması, sayısız ve sürekli değişen faktörlerin etkisine nasıl uyum sağlar? Modern tıp ve biyoloji, homeostazın korunması için iki temel yol öne sürmektedir. Birinci yol, uyarana tepkisizlik yani areaktivite; ikinci yol ise ona uygun tepki vermektir, yani reaktivite.
İnsanın, nitelik bakımından birbirinden farklı geniş bir dış etki yelpazesine verdiği evrensel tepkilerin, bu etkinin gücü ya da başka bir ifadeyle uyarıcının biyolojik etkinlik derecesi tarafından belirlendiği bilinmektedir. İşte tam da bu nedenle, daha önce hiç var olmamış ve bugün ilaçlar, boyalar, plastikler vb. biçiminde yaşamımıza girmiş pek çok sentetik madde, organizmada birbirine benzeyen sınırlı sayıdaki tepkiyi ortaya çıkarır. Bununla birlikte, yalnızca niceliksel uyum yoluna odaklanmak ve uyarıcının niteliksel özelliklerini hesaba katmamak eksik bir yaklaşım olacaktır. L.K. Garkavi bu noktadan şu sonuca ulaşır: Evrim sürecinde gelişen genel organizma uyum tepkileri özgül değildir; buna karşılık her uyarıcının kendine özgü niteliği, bu genel özgül olmayan zeminin üzerine eklenir.
Bu, sıradan bir insanın dış etkilere tepki vererek homeostazı korumasına ilişkin bilimsel yorumdur. Ancak Kozmik Enerji operatörü, yani ek bir enerji titreşim spektrumuna uyumlanmış kişi, benzer etkilere bütünüyle farklı tepki verecektir. Öğrencilerimle yaptığım çalışmalar sırasında edindiğim kişisel deneyim, Kozmik Enerji teknolojilerinin öğrenilmesi sürecinde organizmanın bireysel uyum potansiyelinin belirgin biçimde genişlediğini göstermektedir. Örneğin orta dereceli zehirlenmeler ya da hipotermi gibi fiziksel-kimyasal etkiler, Kozmik Enerji uygulayıcısında herhangi bir olumsuz sonuç doğurmadan geçip gitmektedir. Aynı şekilde, halk arasında nazar ya da büyü olarak adlandırılan enerjetik etkiler de Kozmik Enerji operatörünün organizması üzerinde hiçbir etki oluşturamaz.
Şimdi homeostazın korunmasına ilişkin diğer yolu ele alalım. Bu, uyarana tepki vermeme halidir; yani areaktivite… Modern tıp, kendiliğinden gelişen areaktivite durumunun büyük çoğunlukla tamamen sağlıklı insanlarda görüldüğünü ileri sürmektedir. Bu insanlar genellikle hastalanmaz, ağır koşullarda bile kendilerini mükemmel hisseder ve genç görünürler. V.P. Kaznaçeyev, örneğin Uzak Kuzey gibi sert doğal bölgelerde ya da uzun süreli savaş çatışmalarının yaşandığı alanlarda yaşayan insanlarda areaktiviteningelişimini incelemiş ve araştırmıştır. Yapılan çok sayıdaki araştırma sonucunda, areaktif durumların temel rolünün, minimum enerji harcamasının gerekli ve mümkün olduğu koşullarda homeostazı korumak olduğu anlaşılmıştır. Doğal olarak areaktivite durumuna ulaşmak, insanın kendi homeostazını sürdürmek için harcadığı enerjiyi büyük ölçüde azaltır. Bu durum ise insan için son derece gerekli olan iç enerjinin birikmesine yol açar.
Kozmik Enerji teknolojileriyle ilgilenen insanlar için şunu bilmek son derece önemlidir ki, dış uyaranlara tepki vermemek, insanın genişletilmiş bir kozmik frekans spektrumuyla rezonans ilişkisine girmesine olanak sağlar. Areaktivite durumunun ikinci ve en önemli olumlu yönü ise, bu halin insanın karmaşık titreşimsel sistemine dengesizlik koşullarında azami dayanıklılığı kazandırması ve onun işleyişi için en uygun enerji rejimini sağlamasıdır.
Konuyu salt tıbbi terminolojiden çıkarıp gündelik bir anlatımla ifade edecek olursak, yogilerin, Hıristiyan zahitlerin, münzevilerin ve geçmişteki diğer ezoterik okulların takipçilerinin, dış olayları tarafsız biçimde algılamaya sezgisel olarak uyumlandıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz; yani areaktivite pratiği yapıyor, böylece dengeyi yani homeostazı korumak için enerji biriktiriyor ve kozmik titreşimlere karşı duyarlılıklarını artırıyorlardı.
Ancak böylesi uygulamaların gerçekleştirilmesi, uygulayıcının toplumla bağını bütünüyle koparmasını gerektiriyordu; bu da doğal olarak dış etkilerin sayısını keskin biçimde azaltıyordu. Örneğin Ortodoks keşişlik geleneğinde üçüncü ve en yüksek düzeye ulaşan keşişe “şema keşişi” denirdi. Keşiş, kendisini dünyadan daha da soyutlayan ek bir “manevi çileyi” üstlenirdi; örneğin suskunluk yemini, yoğun dua ya da sıkı oruç gibi… Genellikle inzivaya çekilir, dış dünyadan kopuk ve yalnız bir yaşam sürerdi. Bu uygulamanın sonucunda ise derin areaktivite haline eşdeğer bir duruma ulaşırdı. Hindu geleneğinde ise elli yaşına ulaşan erkeklerin ailelerini bırakıp ormana çekilme hakkı vardır. Uzun süreli yalnızlık ve toplumsal baskının azalması burada da areaktivite durumuna yol açar.
Daha önce de belirttiğim gibi, areaktivite durumunda rezonans yoluyla dış enerjinin en yoğun biçimde alınabilmesi için gerekli koşullar oluşur. Kozmik Enerji operatörünün, farklı frekanslardaki dış elektromanyetik ışınımlara rezonans uyumlanması yoluyla elde ettiği enerji, organizmanın işlevsel yapılarının korunmasına ve onarılmasına, yani içsel çalışmaya harcanır. Bununla birlikte özellikle belirtmek gerekir ki, Kozmik Enerji uygulamaları, öğrenen kişide areaktivite halini herhangi bir ek çaba ya da uzun süreli izolasyon gerektirmeksizin ve son derece kısa bir zaman dilimi içinde üretir. Bu avantajlara, Kozmik Enerji teknolojilerinin geniş insan toplulukları için tartışmasız erişilebilir oluşunu da eklediğimizde, geleneğimizin önceliği kendiliğinden apaçık hale gelir.
Bu makaleyi bitirirken okuyucunun dikkatini şu noktaya çekmek isterim: Yöntemlerimiz, tıp alanındaki ileri araştırmalar tarafından giderek doğrulanmakta; burada sıralanan üstünlükler ise onları yaklaşmakta olan kuantum sıçramasının eşiğinde öncelikli yöntemler düzeyine yükseltmektedir.
Akademisyen V.A. Petrov
