Bilinç Dünyayı Yaratır
İlk bakışta son derece yalın görünen bir soru vardır: Madde nedir? Görünüşe göre herkes bu sorunun yanıtını bilir. Madde moleküllerden oluşur, moleküller atomlardan, atomlar ise temel parçacıklardan meydana gelir. Ne var ki, güçlü bir mikroskopla bir atomun içine bakabilseydik, orada neredeyse yalnızca boşluk bulunduğunu görürdük. Bunu daha iyi kavramak için şu tasviri düşünelim: St. Petersburg’daki en büyük tapınak olan Saint Isaac Katedrali’nin merkezine çekirdeği simgeleyen küçücük bir şeker tanesi yerleştirilsin; katedralin en uzak köşesine ise, bu çekirdeğin etrafında akıl almaz bir hızla dönen bir “elektron”u temsil eden bir toz zerresi konulsun. İşte bu, hidrojen atomunun yaklaşık bir modelidir. Demek ki atomun yaklaşık yüzde doksan sekizi boşluktan ibarettir.
Öyleyse madde nerededir? Gerçek şu ki, atomu oluşturan temel parçacıkların ötesinde artık bildiğimiz anlamda bir maddesel dünya yoktur; geriye yalnızca dalga doğasına sahip bir yapı kalır. Başka bir deyişle, bütün evren, maddesel olarak tanımlanamayacak bir özden meydana gelir. Bu öz, dalga karakteri taşıyan ruhsal bir varlıktır ve maddi dünyanın tüm yapısını kuran da odur.
Bilimsel araştırmalar, doğada torsiyon alanlarının varlığını ortaya koymuştur; bu alanlar, evrenin herhangi bir noktasına anında ulaşabilme özelliğine sahiptir. Bu sayede söylenen her söz, yaşanan her olay, evrenin her köşesine silinmez bir iz olarak kaydolur. Buna bir de düşüncelerimizin evrensel bir enerji formu olduğu gerçeğini eklediğimizde, aynı durumun düşünceler için de geçerli olduğu anlaşılır. Dalga özelliği yalnızca temel parçacıklara değil, insana da aittir; kısacası var olan her şey bu özelliği taşır.
İşte tüm varlıklar arasındaki etkileşimi mümkün kılan bu maddesel olmayan, dalga nitelikli öz, “Ruh” olarak adlandırılır. Ruh, maddi dünyayı yöneten asli ilkedir; onsuz maddi dünya cansız ve işlevsiz kalırdı.
Bilimsel ateizmin egemen olduğu bir toplumda yetişmiş kuşaklar boyunca insanlar yalnızca bilimin kanıtladıklarına inanmıştır. Ancak son on yıllarda, birçok insan varoluşun ilahi temelini bilimsel yollarla kavramaya yönelmiştir. Görülmüştür ki bilim, insan bilincine dair pek çok olguyu açıklamış, süptilyani dalga ve bilgi temelli dünyanın varlığını doğrulamış ve evrenin bilgi alanıyla temas kurma eşiğine ulaşmıştır.
Bilim insanları artık, çevremizdeki dünyanın yalnızca teknik araçlarla değil, insan düşüncesi aracılığıyla da değiştiği görüşünde birleşmektedir. Nihayetinde şu anlayış şekillenmiştir: İnsan bilinci, gözlemlenen evrenin en az fiziksel evren kadar asli bir unsurudur ve evreni yaratan da bizzat bilinçtir. Bu durumda insan, kendi yaşamının da yaratıcısıdır.
Hepimiz, yüce ve ilahi bir varlığın somutlaşmış yansımaları olarak bu dünyada kendi rollerimizi üstleniriz. Bu süreçte, insan bilinçaltının derin katmanlarını keşfeder, onların sınırsız imkanlarını açığa çıkarır ve bunları bilinç düzeyine taşırız. Bu süreç, insanın farkındalığının evrimidir; insan dehasının, bilinçaltının bir taşıyıcısı olarak ortaya çıkışıdır.
Sanatçılar, şairler, yazarlar, müzisyenler, dahi komutanlar ve politikacılar, hatta en sıradan meslek sahipleri bile, içsel enerji ve bilginin görünür dünyaya aktarılmasında birer aracı haline gelirler. İnsan, en zor anlarında aklın sınırlarını aşarak, kendi derinliklerinde saklı olan kurtarıcı gücü bulur. İşte tam bu sınırda, aklın ötesinde, Kozmik Enerji doğmuş ve gelişmiştir; enerjiler dünyasını, akıl sahibi insanın kavrayabileceği bir dile çeviren bir sistem olarak ortaya çıkmıştır.
Kozmik Enerji, dünya ile saf enerjilerin ve bilinçaltı sembollerin diliyle iletişim kurar. Bu enerjiler, daha doğru bir ifadeyle enerji-bilgi alanları, açık uzayda, kozmosta ve bizi kuşatan sonsuzlukta bağımsız olarak varlığını sürdürür. İnsan egregorlarıyla ya da toplumsal yapılarla hiçbir bağları yoktur; onlar sadece vardır.
Bu enerjiler, herhangi bir anda bilinçaltımızın süreçlerine dahil olabilir, etkileşim frekansları oluşturabilir; işte bunlar kozmik frekanslardır. Bu frekanslar, süptil enerjiler dünyasına, yani ruhumuzun özüne aittir. Bu nedenle bilinçaltı tarafından kolaylıkla algılanır ve insan bedeninin tamamında yankı bularak rahatsızlıkları giderebilir. Ancak bütün bunların nasıl gerçekleştiğini kavramak çoğu zaman güçtür, kimi zaman ise imkansıza yakındır.
İlk ortaya çıkan ve üzerinde çalışılan frekanslar, şifa arayışlarına yanıt vermiştir; bu nedenle Kozmik Enerji’nin ilk adımı şifacılık olmuştur. Gerçek insan olma yolculuğu, çoğu zaman hastalıkların giderilmesiyle başlar. Günümüzde Kozmik Enerji şifacılarının başarıları neredeyse tartışılmazdır; çünkü tedavi edilebildiği belirtilen hastalıkların çeşitliliği hayranlık uyandırıcıdır.
Hastalıkların iyileştirilmesine dair teknik mekanizma aslında oldukça yalındır. İnsan bedenindeki her organ ya da doku, süptil düzlemde kendine özgü bir frekans aralığına sahiptir. Sıradan bir insanın yaşamı genellikle bu frekanslardan yalnızca biri ya da nadiren birkaçı içinde geçer. Bu doğal ritim, zamanla o kadar alışılmış hale gelir ki, farklı bir enerji düzeyini hayal etmek dahi zorlaşır.
Hastalıklar, depresyonlar, stresler ve kişisel sorunlar, insan denilen karmaşık biyoenerjetik sistemin birikimli işleyişinin sonuçlarıdır. Doğal frekansımız, varoluşumuzun enerjisini, dış dünya ile kurduğumuz enerji-bilgi alışverişinin düzeyini ve özbilincimizin derecesini belirler. Hastalık durumunda bu doğal frekans aralığı kayar; bu da yalnızca beden sağlığını değil, aynı zamanda kişinin maddi yaşamını ve insanlarla olan ilişkilerini de etkiler.
Kozmik Enerji operatörü, sahip olduğu frekanslar arasından hasta organın dalga özelliklerine en yakın olanları seçer ve bu organ üzerinde çalışır. Aynı anda tüm organizma üzerinde genel bir iyileştirici etki oluşturur. Bu süreçte enerji merkezlerinin, yani çakraların işleyişi büyük önem taşır.
Kozmik Enerji operatörü, enerji merkezlerini yeniden dengeleyerek sorunu ters yönden çözer. Ancak şifacılık, Kozmik Enerji’nin yalnızca ilk adımıdır. Bunun ardından bütünlüğün sağlanması, bilincin genişletilmesi ve arındırılması gelir.
İnsan gerçekten dönüşür. Gözle görülür biçimde gençleşir, güçle dolar; fakat asıl değişim bilinçte gerçekleşir ve bununla birlikte yaşamın bütünü farklı bir anlam kazanır. Bilinçaltımızın derinliklerinden uzanan ince bir iplik zamanla geniş bir yola dönüşür ve insan nihayet kendini anlamaya başlar.
O zaman fark ederiz ki, geçmişte yaşadığımız hayat, olaylara verdiğimiz tepkiler, duygularımız ve arzularımız çoğu zaman yalnızca birer yanılsamadan, birer maskeden ibarettir.
Bilim her zaman toplum bilincinin bir parçası olmuştur; ancak varlığı büyük ölçüde pratik kullanım alanıyla sınırlıdır. Enerji-bilgi teknolojileri ise entelektüel gelişimin yeni bir aşamasını temsil eder ve günümüzde son derece geniş bir uygulama alanına sahiptir. Özellikle krizler ve felaketler çağında bu alanın önemi daha da belirginleşmektedir.
Karar verici konumda olan her bireyin zihninde önceliklerin doğru biçimde belirlenmesi gerekir. İnanıyorum ya da inanmıyorum, olacak ya da olmayacak gibi sorular, insanı küresel çöküş eğilimlerinin sürüklediği bir akışa kapılmaya götürebilir.
Son kertede belirleyici olan şey bilgidir; bireyin içsel gücü ve kendi eylemlerine duyduğu sarsılmaz güvendir. İşte bunlar, kişisel gelişim ve ilerlemenin en güçlü dayanaklarıdır.
